GELECEĞİ İNŞA EDERKEN KAYBETTİKLERİMİZ

Memleketimizin geleceği açısından 3 şeyin israf edilmesi çok vahim sonuçlar doğurur.

1) SU: Bilinçsiz suluma nedeniyle bazı göller kurumaya başladı. (Bu konu başka bir yazımızda geniş olarak ele alınacak)

2) TOPRAK: Devletin inşaat sektörünü canlı tutmak suretiyle ekonomide birbirine bağlı birçok çarkı döndüğünü anlamaktayım. Fakat inşaat sektöründeki bu kontrolsüz hareketlilik beraberinde büyük sorunları getirmektedir. Şehirlerin bu kadar hızlı büyümesiyle birlikte; yönetim, alt yapı, ulaşım sorunları da artmaktadır. Ancak bütün bu saydıklarımdan daha önemli olanı, tarıma elverişli toprakların her geçen gün daha da küçülmesidir. Böyle giderse bir zaman sonra Isparta'da gül, Antalya'da narenciye, Manisa'da üzüm yetiştirecek toprağı bulamayacağız. Belediyeler İmar alanı açma konusunda fütursuzca davranmaktadır. Söz gelimi bir şehir son 10 yılda nüfus olarak %20 büyüdüğü halde sınırları %200 genişlemişse burada bir hata, bir çarpıklık ve hatta bir rant olduğu söylenebilir. Kentsel Dönüşüm projeleri şehirlerin derdine derman olmuyor. Site şeklinde kentsel dönüşüm yapmayı teşvik etmek gerekir. Belli standartlarda yaşam alanı, otoparkı ve peyzajı olan site şeklinde kentsel dönüşümlere ayrıca destek verilmelidir.

Bazen yaşadığım şehre yüksekçe bir tepeden bakınca esefle iç çekiyorum ve kendi kendime şunu diyorum: Bu şehrin oturduğu alana daha güzel bir şekilde 5 tane daha bu şehri sığdırırım. Verimli toprakları ne kadar da sorumsuzca çarçur ediyoruz. Dümdüz bir şehirde ve üstelik yeni imara açılan bir mahallede nasıl olur da bir ana cadde yarım daire şeklinde kavis çizerek uzayıp gider. Veyahut iki katlı müstakil bir evin nasıl olur da üç cephesinden de yol geçer. Bir de şu hususa bilhassa dikkat çekmek isterim: Vatandaş söz gelimi 2000 metre kare arsasına gönlünce bahçeli, 200 m. karelik müstakil bir ev yapabilmeli mi? Bunda bu şekilde kısıtlama olamayacaksa bile en azından m. kare cinsinden konutları sınıflandırmaya tabi tutup ona göre Emlak Vergisi alınmalıdır. Nasıl ki araçlardan motor silindir hacmine göre vergi alınıyorsa, vergi adaleti açısından konutlardan da  bu şekilde alınmalıdır. 150 m. kare üzerindeki konutlar lüks sınıfına dahil edilmelidir.

Yeri gelmişken buradan konuyla ilişkili başka bir konuya değinmek istiyorum. Emlak Vergilerinin Devlet gelirleri içindeki payı bu kadar düşük olmamalıdır. Daha önce de belirttiğim üzere Emlak Vergilerini Maliye Bakanlığı bizzat kendisi tahsil etmelidir. Devletin burada yapması gereken şey vatandaşın bir tek evinden cüz'i miktarda vergi alıp; birden sonraki konutundan evin rayiç değeri, m.karesi ve ev sayısıyla orantılı olmak suretiyle vergi almaktır. Yapılması gereken işlemleri kısaca formülleştirerek somutlaştırmak istiyorum: Bilindiği üzere konutlarda iki türlü vergilendirme yapılmaktadır. Kira geliri olması durumunda Maliyenin bizzat tahsil ettiği kira vergisi ve Belediyelerin tahsil etmiş olduğu emlak vergileri. Devlet yukarıda belirtmiş olduğum hesaplamaları göz önünde tutarak aynı motorlu araçlardan senede iki kez tahsil ettiği gibi Emlak Vergisini bizzat kendisi tahsil etmelidir. İki farklı vergilendirmenin vatandaşa çok fazla yük getirmemesi için de kira vergisini sembolik bir orana ( %3-%5 gibi) çekmelidir. Açıkçası zaten mülk sahipleri kira gelirlerinin beyanında çok fazla suistimaller yapmaktadır.

Şu hususu gözden kaçırmamak gereklidir: Bir konutun nihai aşamaya geldikten sonra Reel Ekonomiye çok fazla bir katkısı yoktur. Yatırımcıyı sürekli emlak almaya iten  sebep  risk faktörü ve vergisinin gelirine oranla düşük olmasıdır. Vergide Adaleti sağlamaya çalışacaksak öncelikle alnı terlemeden, riske girmeden, istihdam sağlamadan para kazananlardan ciddi vergi   alınmalıdır. Bugün topraktan mülk zengini olan binlerce insan var ve bunların reel ekonomiye pek bir katkıları olmadığı gibi Devlet gelirlerine de pek katkı yaptıkları söylenemez

3) GENÇ NESİL: Bana göre gençliğin en büyük hezeyanı meşgalesizlik ve tembelliktir. Eğitim sistemimizde tam tersi olması gerekirken ne yazık ki tatil esas ve okul (ders) istisna olmaya başladı. Yazın hava sıcak ders olmaz, kar yağdı tatil, bayram oldu seyran oldu derken geriye ne kalıyor ki! Gençlerimizi eğer bu şekilde geleceğe hazırlamaya kalkarsak işin sonunda kaçınılmaz olarak hepsi memur olmanın çarelerini arayacaktır. Yoksa özel sektördeki çalışma temposu tembellik döşeğinde yetişen o genci hayata küstürür. Hatta ben diyorum ki güneş nasıl meyveleri olgunlaştırıyorsa terleyerek çalışmak dahi insanı öyle olgunlaştırır. Bu nedenle bilhassa Lise çağında gençlerimiz çalışma hayatına Devlet eliyle itilmelidir.

Madem kültürümüzde ağaç yaşken eğilmektedir, madem Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaşta gençlerimiz bilgisayar oyunları ve flört etme peşinde koşmaktadır. Devlet olarak bunun önüne geçmenin tek çaresi gençlerimizi çalışma hayatının içine erken yaşta sokmaktır. Bunun nasıl yapılması gerektiğini inşaAllah bundan sonraki yazılarımda geniş bir şekilde ele alacağım fakat şunu bilhassa belirtmek isterim ki gençlerimiz hayata hep geç kalıyor. Daha sonra da yetişemeyeceğini anlayınca da hepten akışına bırakıyor. Ancak Devlet hiçbir şeyi akışına bırakma lüksüne sahip değildir. Liselerin meslek guruplarına göre kategorize edilmesi bu açıdan zorunluluktur.

Fakültelere paralel olarak bütün liseler  Tıp Lisesi, Ticaret Lisesi, Mühendislik Lisesi şeklinde ayrılmalıdır. Burada en önemli olan husus da şu ki; Veterinerlik Fakültesine gitmenin tek yolu Veterinerlik Lisesinden, İİBF Fakültesine gitmenin tek yolu Ticaret Lisesinden geçmelidir. Bilgi bir bina gibi üzerine koyarak ilerlemelidir. Bir talebenin hangi meslekte başarılı olabileceği Temel Eğitime kadar belirlenmeli ve ona göre bir  Liseye yönlendirilmelidir. Okuduğu bölümün mahiyetine göre her genç bir Kuruma Zimmetlenmeli ve 3 gün okula gidiyorsa 3 gününü de o Kurumda çalışarak geçirmelidir.

Bütün bu söylediklerime paralel olarak size çok çarpıcı birşey söylemek istiyorum. Eğitim bir atomun çekirdeği gibi bütün sorunların merkezinde bulunmaktadır. Bugün gençlerimizin iş beğenmemesinden yakınıyoruz peki neden beğenmiyorlar hiç düşündük mü? Sebebi şu: Sözgelimi Üniversitede Kamu Yönetimi okuyan bir gencimiz sürekli kendisini Kaymakam olarak hayal etmektedir yada İşletme okuyan gencimiz iş hayatında  bir yerlerde Müdür olmayı ummaktadır. Eğitim sistemimiz gençlerin becerisinden çok beklentilerini arttırmaktadır. Beklenti ile gerçeklik arasındaki fark hayal kırıklığını ortaya koyar. Gerçeklik (zeka, kabiliyet) kolay kolay değişemeyeceğine göre beklentileri sürekli arttırarak gençlerdeki hayal kırıklıklarının daha da büyümesine sebep olmamak gerekir.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Ali Pehlivan - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Çapa Haber Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Çapa Haber hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

02

Coşkun - Güzel noktalara deginilmiş.. İnşallah dıkkate alırlar.. Elinize sağlık

Yanıtla . 0Beğen 23 Eylül 23:26
01

Bayram - Tebrik ederim Ali Bey. Gerçekten sorunların adeta röntgenini çekmişsiniz. Umarım büyüklerimiz dikkate alır.

Yanıtla . 1Beğen 22 Eylül 22:51
03

Eyüp - @Bayram 01 nolu yoruma cevabı: Ali bey tebrik ederim çok güzel bir yazı gerçekten kaybettiğimiz çok şey var bir nebzede olsun dikkat çektiğiniz için teşekürler

Yanıtla . 0Beğen 24 Eylül 05:25